Pazartesi, Temmuz 23, 2007

enteresan bi' gün..

çok enteresan bi' gün oldu bugün. eve dönerken resmen koca bi' haftayı bi' günde yaşamış gibi hissediyo'dum. bunun sebebi, bütün gün toplam takriben 3 km dolmuşla, 4-5 km yürüyerek, 15 km kadar arabayla ve 50 km de otobüsle yol kat etmiş olmam olabilir pek tabii..

sabah kalkıp 9.30'da tegv'de olacak şekilde çocuklarıma gittim. bi' etkinlik saati futbol oynadık, bi' saat kutu oyunlarında satranç taşı fırlattık, bi' saat araştırma gemisi, derken askerlik şubesi geldi aklıma ve 12.30 gibi kaçtım. eve geri döndüm -neyse ki arabayla gitmiştim- sonra atladım otobüse ve önce kızılay'a gittim. babamın sigaralarını aldım, koyuldum yola dikimevi'ne doğru. meğer gitmem gerekmiyormuş! ama bunu ne zaman öğrendim? tabii ki gittiğimde.. mantık olmadığına bi' kere daha inandım yahu! yani ordan salıverirken "bak valla gidicem 3 ay içinde" diye kağıt imzalatan adamların buradaki versiyonu "yok öyle bi' şey" diyo. enteresan..

neyse, çıktım oradan, bi' adalı'yı yokladım ve ona doğru gitmeye karar verdim. dedim "madem hava da sıcak, neden beynimi pişirmiyorum öyleyse?" ve düştüm yollara. hayatımda ikinci sefer geçtiğim ve belki de aslında bir daha hiç geçmeyecek olduğum ara sokağın birinden geçerken, bir "meeert" sesi duydum hafiften. kafamı kaldırıp bakınca, bir kamyonetin arkasında, arka tarafa doğru dönük bir koltuğa kurulmuş bir adet katran gördüm! ben şaşkınlıkla bakarken, onun hareket eden kamyonette hiç istifini bozmayıp başka da bi' şey demeden sırıtarak yoluna devam etmesi pek şaşırttı beni nedense.. meğer iki apartman ileride duracakmış kamyon iki arkadaşıyla birlikte yeni tuttuğu evin önünde =) indi, "gel" dedi, "eşya taşıyacağız!" o şaşkınlıkla eşya da taşıdım en hafifinden iki parça -ha, taşıdım mı, taşıdım!-. oturduk iki muhabbet ettik, sonra birlikte sıhhiye kampüsüne gittik hacettepe'nin hem radyoya hem adalı'ya uğramayı düşünürken önce sebile'yi aradık, onunla görüştük bi' 10 dakika. o da sürpriz oldu. sonra ben tam katran "ya sebile şimdi normal adamlar ölüyo' da parçalanmış adamlar gelmiyo' mu acile" tarzı bi' soru sorarken "aa benim bi işim çıktı" diyip radyoya doğru gittim. radyoda bi' hasret giderdikten sonra, yeni tanıştığım 3 insanın ikisiyle ortak bi' şeyler çıkıverdi. hadi birisi yan apartmanda oturuyo'muş, gayet olabilecek bi' şey, ama ikincisinde resmen dünyanın afedersiniz g.t kadar olduğuna inandım. şöyle ki;

daha önce bahsetmiş olabilirim veya olmayabilirim, ama bu şimdi bahsetmeme engel değil; gelibolu devasa bir askeriye gibi. yaşayan insanların çok büyük çouğunluğu asker, ve ilçede birrrrrrrrrr sürü farklı kışlanın yanında -daha doğrusu içinde :p- binnnlerce asker var. gerçek anlamda binlerce yani. sırf benim tugayda 3500 diyo'lardı. neyse, ben askerlik anlattım biraz, tankçı çavuş olduğumu falan söyledim.. sonra bu 3 kişiden bi' arkadaş "mayıs'ta mı geldin?" diye sordu, ben evet diyince de "benim abim de gelibolu'da tankçı çavuş olarak yaptı ve mayıs'ta geldi" dedi.. sonrasında diyalog şöyle bi' hal aldı;

- (her ne kadar tek zırhlı tugay bizimki olsa da gelibolu'daki, yine de tankçı başka yerlerde de vardır, ve gelibolu sonuçta asker kaynıyo' diye ümitsiz bi' şekilde) valla gelibolu asker ve kışla kaynıyo', hiç sanmıyorum tanıştığımızı ama.. ner'de yaptığını hatırlıyo' musun?
+ hiç fikrim yok valla.
- ortaköy desem bi' şey ifade eder mi?
+ hayır ya, maalesef.. valla onyedin.. (dedi ve sözünü kestim 'onyedin' kısmında tam)
- 18. zırhlı tugay olmasın?
+ bilmem, olabilir ya, valla bilmiyorum.. [burada büyük bi' parantez açıyorum, bu hikayeyi babama ve adalı'ya birbirinden bağımsız olarak anlatırken her ikisi de "meğer ki kızın abisi senmişsin!" tepkisi verdiler.. tek ortak noktaları taşıdıkları selanik genleri, sanırım bunu ona bağlamalıyım :p]
- adı neydi peki abinin?
+ değer
- (şoka girdim ben şu noktada) yoksa soyadı da bu mu? (diye soyadını sordum)
+ (kendi soyadını henüz tanıştığı benden duymuş olan kızcağızın gözleri açılıverdi birden ve...) evet!
- (artık neredeyse herkes birbirinin künyesini ezbere bildiği için) hatta kastamonulusunuz di' mi?
+ evet?!
- aman allaaam...

işte böyle.. meğer benim eğitimlerde "vay anasını, adam nasıl da eğleniyo'" dediğim bi' adam imiş abisi.. o eğlenceli/eğlenen, eğlenirken eğlendiren hali değişik gelmişti. bi de adı değer yani, değişik bi' isim.. mustafa dese, hasan dese, osman dese imkanı yok tahmin bile edemeyeceğim. çok şaşkın bir şekilde -hala da aynı şaşkınlığımı koruyorum hatta- çıktım adalı'ya doğru sorna da işte..

adalı'ynan da bi' haftadır görüşmüyo'duk, bi dertleştik şöyle özetinden, çalışmasını fazla bölmemek için onu bölümüyle baş başa bıraktım ve ekin'le buluşmaya doğru işte akabinde..

kızılay'da ekin'le buluştuk, oturduk birer -pardon, ben 1.2, o 0.8- dürüm yedik. üstüne de dondurmamızı yerken koştura koştura gitmesi gerekti, gitti.. hikayenin bu bölümü de böyle bi' zengin bitişi oldu işte.. emrah ablak'ın üstün'ün falan "dev hikaye!"lerine falan benzedi, ama olsun :p

sonra da bindim otübise, oturdum da gayet, sir henry band'i dinleyip kulaksız serkan'ın kulaklarını çınlatarak geldim sıcak yuvama ve bir kez daha eve girip antredeki fayansları öptüm.. çok yoruldum lan..

yatıyorum şimdi de.

"düzen, dünyanın en bi' gereksiz şeyidir.."
"insanları düzenli olmaya zorlamak, işkencenin dik alasıdır!" - bugün ben yumurtladım bunları, yıllar sonra, ben öldükten çoook sonra anonimize olacak bu sözler ve birer atasözüne dönüşecek. ben şimdiden belirteyim "gelecek atasözü" diye yine de..

Hiç yorum yok: